yürüyen merdivende herşey yolundaydı, doğum tarihi gün ay ve yıl yazan yere gelince durdu. şu ana kadar doldurduğu başvuru formlarındaki hiçbir soruda durmamıştı. hatta sorulara hep farklı cevaplar vermişti, en büyük eğlencesi buydu, insan form doldururken istediği kimliğe bürünebilirdi. yine öyle yaptı, müzisyen yazarken el yazısı farklı bir tempo tuttu. doğum tarihi kısmını da hızlıca geçecekti ki; bin dokuz yüz altmış iki‘nin ikisini yazar yazmaz elinde kalem kalakaldı öyle.

sıradan bir hayatın bayağı günlerinden biriydi; elinde alışveriş listesi; listedeki her parçanın altında saatlerce düşünülüp tasarlanmış bütçe; çantasında hediye çekleri, her mağazanın alacalı, farklı bir kartı, o kartlar çantasında paradan daha çoklar, avantajlı kampanyalar; para harcarken nedense gerçekten kârlı bir iş yaptığını düşünme güdüsüyle donanmış halde; bir alışveriş merkezinin tam ortasındaydı. tren sırası bekleyen binlerce çocuk arasından sıyrılıp geçmişti. bugün şanslıydı, tek başınaydı ve hızlı davranabilirdi. elinde listesiyle avm’de yaşlanan on binlerce aile arasından sıyrılıp geçebilirdi.
konfeksiyon vitrininin önünde annesinin eteğinden çekip beni götürün buralardan diyordu çocuğun biri. o kendine yine şanslı bir nokta buldu. ayakkabı denermiş gibi yapıp mağazanın birindeki koltukta dinlendi. avm içinde geçen onca dakikanın arasında, bir iki nefes sigara için açık hava arama derdi olmadığından beri, daha az yoruluyordu. kalktı hemen, hızlı davranıp, mağazanın birinden alacağını alıp, çıkıp gidecekti avm’den. öyle de yaptı aslında.
avm’nin renkli dev şemsiye hediyesini almadan çıkmıştı. geri dönmek ile dolmuşa doğru devam etmek arasında kaldı. renkli dev şemsiyeye gerek yoktu, devam et dedi içinden. öyle olmadı, geri döndü, bilim dünyasını şaşkına düşürecek kadar güçlü bir içgüdüyle avm’nin başvuru stantının önünde, şemsiye sırasında buldu kendini. hayret ettiği tek şey şemsiyeye ihtiyacı olup olmadığını bile yeterince sorgulamaması oldu. sıra geldi, yeni bir alacalı mağaza kartı için başvuru formunu doldurması gerektiğini söylediler. yanında sadece bel üstü eşofmanlı bir adam, fazla kalemi ona uzattı, karısıyla hangi telefon numarasını yazmaları gerektiği tartışmasına geri döndü. insanlar başvuru formu dolduruyorlar. o da doldurmaya başladı. avm tecrübesi kazanmıştı, hızlıca başvuru formu da hazır olacaktı. ancak aksi giden bir şey vardı. çünkü elinde kalem, hâlâ doğum tarihi kısmındaydı.
doğum tarihi, bin… dokuz yüz… altmış… i… kkkk… i…
mitolojik çağlardan yeni bir çağ, yazının icadı ve avcı toplayıcı kabilelerden yerleşik hayata geçiş, kavimler göçü gibi görkemli hareket, görkemli yüzyıllar, yüz binlerce yıllık, zamanında bile yaşlanmış medeniyetler… bütün insanlık tarihi gibi, kendi hayatı bir anda tarih oluvermişti. sanki altı rakam beş harften oluşan doğum tarihini değil de, hayat hikayesini bütün tarihi yazar gibi, tek bir kitap halinde yazıyor gibiydi. Özet zahmetinden çok uzak bir yerde, çok uzun zamandır yazıyor gibiydi. (çünkü eylül’ü yazıyla yazmıştı.)
ilk defa oldu bu; bedeni, saç diplerine kadar iflah olmaz bir korku ile kaplanmış, tirtir titriyordu. koskoca avm’nin içinde, çırılçıplak, yapayalnız kalmış gibiydi. gözlerini kapatıp o anın geçmesini bekliyordu ama zaman durmuştu sanki. nefes alışını sayıyordu, nefes aldığından emin olmak için. dişleri birbirine hiç bilmediği bir tempoda vuruyordu, çenesi başka bir alemdeydi, ondan bağımsız. avucunun içinde sıcak sıcak terler başvuru formundaki mürekkebi dağıtmıştı. avuçları eriyordu sanki ve kalemi eline gelişi güzel bırakmışlardı, orada olduğundan haberi yoktu. herşey ama herşey hem kendi etrafında hem de herşeyin etrafında dönüyordu, stantın üzerindeki elleri hariç.
gözlerini kısa aralıklarla açıp ellerine baktı, orada olduğunu unutmamak için. burnundan sanki mentollü bir hava girip, ağır çekimde sıcak sıcak ciğerlerine kadar iniyordu, her hücresinde hissediyordu bunu. nefesi büsbütün bir film olmuştu; burnundan havayı verirken, sanki başyapıt, içinden saatlerce ayakta alkışlıyordu o filmi. etrafındaki insanların konuşmalarını duyuyordu, her biri şu ana kadar duyduğu en anlamlı şeyleri anlatıyorlardı sanki, her birinin sesi parlak duvarlarda yankılanıp tekrar tekrar geliyordu ona. seslerdeki alaycı tonları bile farkediyordu artık. kendi kendine nerede olduğunu, ne yaptığını söylemeye çalışıyordu ama nafile. her cümlesinde bütün insanlar ona dönüp kahkaha atıyordu. formu doldur… imzala… önündeki kıza uzat… pis kahkahalar… formu bitir… imzala… kahkahalar… doldurmasan da olur aslında… formu uzat… kahkahalar… imzala ve uzat şu formu… lanet kahkahalar… git buradan… sadece git… iğrenç kahkahalar…
birden herşey sallanmaya başladı. en olmadık yerde bir depreme yakalanırsam ne yaparım diye düşünmüştü çok, ama burada yakalanacağı hiç aklına gelmemişti. etrafındaki herşey tam ortadan ikiye ayrıldı ve yerde kendine bir adımlık parça kaldı, herşey derin bir uçurumdan gözden kaybolana kadar düşüyordu. ayağının altından boşluğa düşen dünyayı gördüğünde kulaklarına sadece bir bahçede oynayan iki veya üç çocuğun sesi geliyordu. evrende herşey susmuş, sadece plastik bir topu paylaşamayan o çocuklar kalmıştı. artık kendinde olmadığını bile anlayamayacak haldeydi, gözleri akrep ve yelkovanı fırıldak gibi dönen saatine takıldı.
oha lan, doğduğundan beri ne kadar uzun zaman geçmiş. bütün bunları düşünürken bir dakika bile geçmemişti oysa. sadece bel üstü eşofmanlı adam stanttan uzaklaşıyordu ve o, başvuru formunu yan tarafta birilerine laf yetiştiren kıza uzatmıştı. yorgunluktan kızın uzattığı renkli dev şemsiyeyi bile alacak gücü kalmamıştı, son bir vazife aşkıyla aldı, elindeki poşetin içine gelişi güzel bıraktı. arkasında koskoca bir galaksiyi unutup yeni bir dünyaya yol alır gibi oldu ama o çıkışa yöneldi, yürüyen merdivenlerde hiçbir şey olmamış gibi davrandı. başvuru formundaydı aklı, yaşlandığını ilk defa orada, o kısacık zamanda hissetmişti. uzun süre doğum tarihini yazamamıştı. gözlerini kapattı. doğum tarihi gün ay ve yıl yazıyordu içinden ve yürüyen merdivende hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. (2016)

Leave a comment