DENİZ HEP ORADAYDI

Masamızı kumsala attık, ayaklarımız suyla haşır neşir. Dalyanda gün battı batacak; uzaklarda bacası görünmez olan bir gemiyi aramak gibi dertlerimiz de yok. Ezkaza bir araya gelmişiz, gözümüz akreple yelkovanın düştüğü yerden de uzak. Muhabbete nereden başlayacağını bilemeyen erişkin bir gençti ömrümüz, masamızda cümlenin sonunu getirme telaşına bile girmeyen yeni dostlarımız vardı.

Silifke, Göksu Deltası’nda bir yer.

Mutfakta hep bir meşgâle, bu defa acelemiz yok. Belki haziran başı, belki de eylülün son demi, ne fark eder, üşümemiş gibi yapıyorduk hepimiz. Bir yerlerden müzik sesleri geliyor ya da kim bilir, birisi bir şarkının bir türlü akla gelmeyen tam orasını mırıldanıyor. Ben orada olduğumu bile unuttum, gözlerimi mavi, yeşil, toprak karası, kendiliğinden, yalın bir renk cümbüşüne bıraktım. Yola koyulabilirim, yoldaydım, mola verdim, ya da hiç başlamadım yürümeye.

Orada ne olduysa oldu, ne olduğunu hep deniz gördü, ne olacağına da hep o karar verdi. Deniz milyon yıllık bir armoniyi usanmadan karaya vurdu; ayaklarımıza değdi su bazen, bazen masamızı yıktı, bazen özletti kendini, hiç geri dönmeyecekmiş gibiydi her gidişi. Bize söylediklerini ben çoktan unuttum, o unutmadı, sonsuz hafızasında yer etti her kelimemiz. Ben orada, haziran başı ya da eylül sonu, bir şaşkındım; yaz gelmemiş gibi yapıyordum, kış hiç bitmemiş gibi.

Deniz hep oradaydı, bizim ayaklarımız suya değdi sadece. (Haziran 2016)

Leave a comment